Geçtiğimiz hafta sonu Ithaca’ya yaklaşık 2 saat 20 dakika mesafedeki Rochester’a gittik. Bir gece orada kaldık. Hem Pınar’ın eski öğrencisi İlker’i tekrar görme fırsatı yakaladık, hem de İlker’in misafirperverliği sayesinde Rochester’ı güzelce gezdik.
Ithaca’dan sabah erken yola çıktık. Hesaplarımız tuttu ve Güneş’in öğle uykusunu yola getirmeyi becerdik. Rochester’daki ilk günümüzü “National Museum of Play” müzesine ayırmıştık zaten. Sözleştiğimiz üzere, müzeye varmadan hemen önce İlker’i aradık. Bunca
zamandır orada yaşamasına rağmen o da bir türlü gidememiş. Neyse müzenin önünde buluştuk. Yol yorgunluğu bahanesini de kullanarak müzenin hemen girişindeki lokantada erkencene bir öğle yemeği yedik. Ardından müze turumuz başladı.
Bu müze iki kattan oluşuyor. Alt katta çocukların binip eğlenebilecekleri trenler, korsan gemileri ve gezebilecekleri çeşitli temalara (Susam Sokağı gibi) ayrılmış oyun köşeleri var. Yetişkinler olarak bizler her şeyi görmek istesek de, çocukların kendilerine
göre bir ritmleri var. Örneğin Güneş daha girişteki klavyeye takıldı. Uzun uzun tuşlara bastı, nota defterlerini karıştırdı. Kafamı şişirdi. Neyse ki Poyraz kendisini hemen yakınlardaki oyun masalarında eğledi. Annesi ile -çok anlıyor ya- bilmiş bilmiş satranç oynadı.
Sonraki duraklarımızı çoğunlukla bir arada tamamladık. Ufakları saldığımız noktalarda da Pınar, İlker ve ben uzun uzun Türkiye’deki üniversitelerden bahsettik. İnsan buralara gelince ister istemez Amerika’daki üniversiteler ile bizimkileri kıyaslıyor. Böyle bir kıyaslamanın ayrıntıları rahat rahat başka bir yazının konusu olur. Zaten bir ara Cornell’den bahseden bir yazı yazmak istiyorum. O zaman tüm o ayrıntılara girerim.
Geldik ikinci kata. İkinci katın tamamına yakını eski ve yeni konsol oyunlarına ayrılmış.
Bizim ufakların ilgisini daha yeni oyunlar çekti tabii. Ancak benim gibi bilgisayarların evlere girmesine tanık olmuş olanlar için Atari’leri, Commodore’ları ve iki boyutlu bir joystick-bir düğme ile oynanan oyunları tekrar görmek güzeldi. Alt katta uzunca bir vakit geçirince hepimiz yorulmuştuk. Eh ikinci katta da öyle pek fazla bir eğlence yoktu. Dolayısıyla müze gezimizi bitirip, kahve içmeye gitmeye karar verdik.
Hemen baştan söyleyeyim; İlker bizi Java’s Cafe
denilen şahane bir yere götürdü. Burası meşhur Eastman Müzik Okulu‘nun yemen yanında. Sanatçılarla dolu mekanlar ile çevrili olduğundan sanırım, içerde son derece renkli tipler var. Bir kere çok zevkli döşenmiş ve geniş masalar kitap okuyanlar ya da ders çalışanlar ile dolu. Zaten İlker de sık sık buraya çalışmaya geliyormuş. Zamanında Pınar ve ben de bu tür yerlere gidip, uzun saatler geçirirdik. Ithaca’da maalesef böyle bir yer bulamadık. Hoş Java’s Cafe kadar hoş bir yer olduğunu sanmıyorum. Kahvenin ve yediklerimizin lezzeti de üstüne gelince aklımız Java’s Cafe’de kaldı diyebilirim. Çocukların hoş atmosferden bizim kadar etkilenmediğini tahmin etmişssinizdir. Sütlerini içip, keklerini yedikten sonra huzursuzlanmaya başladılar. Açıkçası biz de biraz etrafı görmek istiyorduk. Zaten şehir merkezinde olduğumuz için kolayca sokakları arşınlamaya başladık.
Rochester şehir merkezi öyle çok kalabalık bir yer değil. Sanırım hafta içi çok daha yoğun oluyor. Ancak gördüğümüz bir-iki sokak (daha sonra şehrin çeşitli yerlerinde böyle
sokaklar gördük) Avrupa şehirlerini andırıyordu. Ufak tefek dükkanlar ve restoranlar şehirde yaşayanların keyfine düşkün olduklarını gösteriyor. Üstelik İlker’in anlattığına göre şehrin şaşalı zamanları geride kalmış ve son yıllarda çok göç vermiş. Bunda Kodak, Bausch&Lomb ve Xerox gibi zamanının büyük firmalarının iflas etmelerinin ya da ciddi derecede küçülmelerinin çok etkisi olmuş. Sokaklarda yürümek, tüm günün yorgunluğu ve açlığımız hesaba katılınca gittikçe daha az cazip gözükmeye başladı. Arada ufak bir parkta durup dinlendik. Çocuklar ve Pınar saklambaç oynadılar.
Akşam yemeğini kaburgalarıyla meşhur Dinosaur’s Bar-b-que‘de yemek istiyorduk. Büyük heyecanla oraya yollandık. Çok kalabalıktı ve bize yer gelmesi çok uzun sürecekti. Şansımıza küsüp başka bir yer aramaya başladık. Cumartesi akşamı her yer doluymuş meğer. Tam bu iş olmayacak diye düşünürken, İlker evinin yakınlarındaki bir pizzacıyı önerdi. Orada kendimizi bahçeye atıp, pizzalara yumulduk. Bu arada iyi ki oraya gitmişiz çünkü odun ateşinde yapılan pizzalar enfesti. Ertesi sabah İlker’in evinde buluşmak üzere sözleşip, otelimizin yolunu tuttuk.
İlker şehir merkezine yakın sayılabilecek hoş bir mahallede oturuyor. Evine yürüme
mesafesinde çeşitli restoranlar, barlar ve marketler var. Amerika’da olanlar için böyle bir yerde yaşamak büyük fırsat.
Bir önceki gün sohbet ederken brie peynirini çok sevdiğimi söylemiştim. Bize geldiğinde maharetlerini süper bir elmalı tart yaparak gösteren İlker, bu sefer de kahve yanında atıştırmamız için cevizli, şuruplu brie hazırlamış. Biz peynire, Güneş de etrafını süsleyen meyve ve domateslere yumulduk. O sırada İlker’in yan komşusunun Poyraz yaşlarındaki çocukları dışarı çıktılar. Bizimki de onlara katıldı. Önce koşturup oyunlar oynadılar. Sonra da bahçede yetiştirdikleri piliçleri beslediler.
Ithaca’ya dönüş yoluna çıkmadan çocukları son kez bir parka götürelim dedik. Hemen
İlker’in evinin arkasındaki parka gittik. Orada çocukları iyice yorduktan sonra evimize dönmek üzere arabaya yollandık.
Rochester ziyareti Ithaca’dan iyice sıkılmaya başladığımız bir zamana geldi. İyi eğlendik. Zaten hafta sonları çocuklar ile birlikte kısa mesafeli gezinti yapmak çok iyi oluyor. Hem onlar eğleniyor, hem de biz.
Havalar iyice ısınmaya başladı (sonunda). Becerebilirsek Ithaca’ya 2-3 saatlik mesafedeki diğer yerlere de gitmek istiyoruz. Bakalım…
































