Rochester

Geçtiğimiz hafta sonu Ithaca’ya yaklaşık 2 saat 20 dakika mesafedeki Rochester’a gittik. Bir gece orada kaldık. Hem Pınar’ın eski öğrencisi İlker’i tekrar görme fırsatı yakaladık, hem de İlker’in misafirperverliği sayesinde Rochester’ı güzelce gezdik.

Ithaca’dan sabah erken yola çıktık. Hesaplarımız tuttu ve Güneş’in öğle uykusunu yola getirmeyi becerdik. Rochester’daki ilk günümüzü “National Museum of Play” müzesine ayırmıştık zaten. Sözleştiğimiz üzere, müzeye varmadan hemen önce İlker’i aradık. Bunca zamandır orada yaşamasına rağmen o da bir türlü gidememiş. Neyse müzenin önünde buluştuk. Yol yorgunluğu bahanesini de kullanarak müzenin hemen girişindeki lokantada erkencene bir öğle yemeği yedik. Ardından müze turumuz başladı.

Bu müze iki kattan oluşuyor. Alt katta çocukların binip eğlenebilecekleri trenler, korsan gemileri ve gezebilecekleri çeşitli temalara (Susam Sokağı gibi) ayrılmış oyun köşeleri var.  Yetişkinler olarak bizler her şeyi görmek istesek de, çocukların kendilerine göre bir ritmleri var. Örneğin Güneş daha girişteki klavyeye takıldı. Uzun uzun tuşlara bastı, nota defterlerini karıştırdı. Kafamı şişirdi. Neyse ki Poyraz kendisini hemen yakınlardaki oyun masalarında eğledi. Annesi ile -çok anlıyor ya- bilmiş bilmiş satranç oynadı.

Sonraki duraklarımızı çoğunlukla bir arada tamamladık. Ufakları saldığımız noktalarda da Pınar, İlker ve ben uzun uzun Türkiye’deki üniversitelerden bahsettik. İnsan buralara gelince ister istemez Amerika’daki üniversiteler ile bizimkileri kıyaslıyor. Böyle bir kıyaslamanın ayrıntıları rahat rahat başka bir yazının konusu olur. Zaten bir ara Cornell’den bahseden bir yazı yazmak istiyorum. O zaman tüm o ayrıntılara girerim.

Geldik ikinci kata. İkinci katın tamamına yakını eski ve yeni konsol oyunlarına ayrılmış. Bizim ufakların ilgisini daha yeni oyunlar çekti tabii. Ancak benim gibi bilgisayarların evlere girmesine tanık olmuş olanlar için Atari’leri, Commodore’ları ve iki boyutlu bir joystick-bir düğme ile oynanan oyunları tekrar görmek güzeldi. Alt katta uzunca bir vakit geçirince hepimiz yorulmuştuk. Eh ikinci katta da öyle pek fazla bir eğlence yoktu. Dolayısıyla müze gezimizi bitirip, kahve içmeye gitmeye karar verdik.
Hemen baştan söyleyeyim; İlker bizi Java’s Cafe denilen şahane bir yere götürdü. Burası meşhur Eastman Müzik Okulu‘nun yemen yanında. Sanatçılarla dolu mekanlar ile çevrili olduğundan sanırım, içerde son derece renkli tipler var. Bir kere çok zevkli döşenmiş ve geniş masalar kitap okuyanlar ya da ders çalışanlar ile dolu. Zaten İlker de sık sık buraya çalışmaya geliyormuş. Zamanında Pınar ve ben de bu tür yerlere gidip, uzun saatler geçirirdik. Ithaca’da maalesef böyle bir yer bulamadık. Hoş Java’s Cafe kadar hoş bir yer olduğunu sanmıyorum.  Kahvenin ve yediklerimizin lezzeti de üstüne gelince aklımız Java’s Cafe’de kaldı diyebilirim. Çocukların hoş atmosferden bizim kadar etkilenmediğini tahmin etmişssinizdir. Sütlerini içip, keklerini yedikten sonra huzursuzlanmaya başladılar. Açıkçası biz de biraz etrafı görmek istiyorduk. Zaten şehir merkezinde olduğumuz için kolayca sokakları arşınlamaya başladık.

Rochester şehir merkezi öyle çok kalabalık bir yer değil. Sanırım hafta içi çok daha yoğun oluyor. Ancak gördüğümüz bir-iki sokak (daha sonra şehrin çeşitli yerlerinde böyle sokaklar gördük) Avrupa şehirlerini andırıyordu. Ufak tefek dükkanlar ve restoranlar şehirde yaşayanların keyfine düşkün olduklarını gösteriyor. Üstelik İlker’in anlattığına göre şehrin şaşalı zamanları geride kalmış ve son yıllarda çok göç vermiş. Bunda Kodak, Bausch&Lomb ve Xerox gibi zamanının büyük firmalarının iflas etmelerinin ya da ciddi derecede küçülmelerinin çok etkisi olmuş. Sokaklarda yürümek, tüm günün yorgunluğu ve açlığımız hesaba katılınca gittikçe daha az cazip gözükmeye başladı. Arada ufak bir parkta durup dinlendik. Çocuklar ve Pınar saklambaç oynadılar.

Akşam yemeğini kaburgalarıyla meşhur Dinosaur’s Bar-b-que‘de yemek istiyorduk. Büyük heyecanla oraya yollandık. Çok kalabalıktı ve bize yer gelmesi çok uzun sürecekti. Şansımıza küsüp başka bir yer aramaya başladık. Cumartesi akşamı her yer doluymuş meğer. Tam bu iş olmayacak diye düşünürken, İlker evinin yakınlarındaki bir pizzacıyı önerdi. Orada kendimizi bahçeye atıp, pizzalara yumulduk. Bu arada iyi ki oraya gitmişiz çünkü odun ateşinde yapılan pizzalar enfesti. Ertesi sabah İlker’in evinde buluşmak üzere sözleşip, otelimizin yolunu tuttuk.

İlker şehir merkezine yakın sayılabilecek hoş bir mahallede oturuyor. Evine yürüme mesafesinde çeşitli restoranlar, barlar ve marketler var. Amerika’da olanlar için böyle bir yerde yaşamak büyük fırsat.

Bir önceki gün sohbet ederken brie peynirini çok sevdiğimi söylemiştim. Bize geldiğinde maharetlerini süper bir elmalı tart yaparak gösteren İlker, bu sefer de kahve yanında atıştırmamız için cevizli, şuruplu brie hazırlamış. Biz peynire, Güneş de etrafını süsleyen meyve ve domateslere yumulduk. O sırada İlker’in yan komşusunun Poyraz yaşlarındaki çocukları dışarı çıktılar. Bizimki de onlara katıldı. Önce koşturup oyunlar oynadılar. Sonra da bahçede yetiştirdikleri piliçleri beslediler.

Ithaca’ya dönüş yoluna çıkmadan çocukları son kez bir parka götürelim dedik. Hemen İlker’in evinin arkasındaki parka gittik. Orada çocukları iyice yorduktan sonra evimize dönmek üzere arabaya yollandık.

Rochester ziyareti Ithaca’dan iyice sıkılmaya başladığımız bir zamana geldi. İyi eğlendik. Zaten hafta sonları çocuklar ile birlikte kısa mesafeli gezinti yapmak çok iyi oluyor. Hem onlar eğleniyor, hem de biz.

Havalar iyice ısınmaya başladı (sonunda). Becerebilirsek Ithaca’ya 2-3 saatlik mesafedeki diğer yerlere de gitmek istiyoruz. Bakalım…

Posted in Uncategorized | 2 Yorum

Ev halleri – 3

Ne zamandır haftasonu aktivitelerimizden yazmak istiyorum. Hep bir yerlere gidiyoruz, seyahat yazıları öne geçiyor. İlker, Rochester yazısını yazmadan ben bari bunları yazayım dedim.  Yaklaşık 2-3 ay önce, Poyraz bowling yapmak istediğini söyledi.  Acaba ufak mı, olur mu derken, birgün Güneş öğlen uykıusundayken İlker’le gittiler. Çok memnun, ağzı kulaklarında gelince, her haftasonu gitmek ister oldu.  Bir iki hafta sonra da ailecek gittik.  Bowling benim için azı makbul olan bir aktivite. Çok da becerikli değilim, bir atışım diğerini tutmuyor. Öyle böyle hep beraber top sallamak zevkli oldu.  Güneş gibi daha topu da tutamayacak çocuklar için, bir dinazor yapmışlar. Anne, baba topu dinazorun tepesine koyuyor. Çocuk ordan itiyor. Bu sayede Güneş de oyuna biraz da olsa entegre oldu. Fakat, bir iki attıktan sonra kenarda oturup, bowling ayakkabılarını incelemeyi tercih etti.

Evimizin olduğu yer neredeyse kapalı bir mahalle gibi.  Bol bol ağaç ve tek tük evler var.  Sıfır derecelerin bitmesiyle, evin çevresinde yürüyüşlere tekrardan başladık.  Bu yürüyüş işi Güneş’in çok hoşuna gidiyor.  Öğlende pusete, diğer zamanlarda bisiklete biniyor; biz de onu itiyoruz.  Pusette olduğunda uyuyor bazen.  Diğer zamanlarda da hiç içeri girmek istemiyor.  Poyraz ise tam tersi.  Dışarı çıkarmak için yapmadığımız kalmıyor.  Bisiklete binmeyi de nedense istemiyor, oysa eskiden çok severdi.  Çıkaramadığımız için de akşamları birimiz Güneş’i gezdirip geliyor.  Bu resim de, beraber çıkabildiğimiz sayılı günlerden birinde çekildi.

Birkaç hafta önce, havaların bir birim daha ilerlediği bir haftasonu Poyraz’ın sınıf arkadaşı Selina’nın doğumgünü partisi oldu.  Selina ve Poyraz iyi arkadaşlar.  Selina’nın Poyraz ve Selinaannesi, Selina için hep kız arkadaşları var, bir de Poyraz’dan bahsediyor diyor.  Bu doğumgünü partisine de Poyraz’la birlikte ben gittim. Genelde bir Çin komunitesi içindeydi parti fakar okuldan bizim gibi davetli 3-4 aile daha vardı.  Burdaki tipik bir evde olduğu gibi kocaman bahçe, salıncaklar, kum havuzları vs. vardı. Pasta, çekilişler, futbol derken  Poyraz çok güzel vakit geçirdi.  Bizim de gitmeden böyle bir parti yapmamızı istedi.

Buraya geldikten sonra evle ilgili herşey bize kaldı.  Evi temizlemekle ilgili bu blogda söylenmişmiydim hatırlamıyorum ama gerçek zamanda sürekli söyleniyorum.  Aslında ilk başta çok kötü gelmiyordu ama son zamanlarda baymaya başladım.  İşin iyi tarafı, Poyraz bana yardım etmeyi çPoyraz araba yıkarkenok seviyor.  Eline bir ıslak bez verdim mi ondan mutlusu yok.  Ben de onun hem yardım ediyor olmasını, hem de kendi işini yapıyor olmasına seviniyorum.  Özellikle oyuncaklar ve ayakkabıları temizlemek, spreyli deterjanları sıkmak hoşuna gidiyor.    Madem evde böyle bir yetenek var, neden kullanımını ev işleriyle sınırlı tutalım diye düşünürken, pislik içindeki arabamız aklıma geldi!  Özellikle geçen hafta sonu Rochester’a gidip geldikten sonra, arabanın içi de dışı da berbat olmuştu.  Küçük eller işi halletti.

Bu yazı biraz uzadı farkındayım ama son bir haftasonunu da anlatmadan bitirmek istemiyorum.  Kötü bir kış geçirmedik diye yazdık, ama bu sefer de bahar bir türlü gelmedi.  Artık soğıuktan bıktık derken, bu haftasonu hava 30derece.  Yaşasın!  Bu vesileyle—hoş bu aralar pek bir vesileye de ihtiyacımız yok ya—ne zamandır gitmek istediğimiz Myers Park‘a gittik.  Burası bizim Cayuga Göl’ü kıyısındaki parklardan bir tanesi.  Hava daha sıcak olduğunda, buradan göle de giriliyor.   Kamp için bir kısmı var.  Küçük tekneler için de bir çekek yeri.  Çocuk oyun alanı ise çok yaratıcı ve eğlenceli.  Buraya giderken, ne zamandır Poyraz’ın da gönlünde olan piknik işiyle birleştirmeye karar verdik.  Önce çocuklar uzun uzun oynadılar, taş topladık, taş saydık, taş attık vs. Sonrasında da ufak bir piknik yaptık.  Kendimi bir sayfiye yerinde gibi hissettim.  (Bu arada Poyraz’ın yeni kesilmiş saçlarına dikkat!)

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Nurşen’in ardından…

Ağustos sonu buraya geldikten ve sonrasında uzunca süren yerleşmemizden hemen sonra, İlker’in doktora öğrencisi Nurşen de ziyaretçi öğrenci olarak Cornell’e geldi.  Nisan sonuna kadar da Ithaca’daydı.  O da çalıştırdığımız öğrenciler arasında yerini aldı. Fakat çalıştırmanın ötesinde de bizim ev ahalisinden birisi oldu.  Öncelikle Güneş’le aralarında çok özel bir ilişki oldu. Güneş onu görür görmez, herşeyi Nurşen’le yapmak ister oldu.  Paltosunu Nurşen giydirsin, arabadaki koltuktan Nurşen alsın, onunla hamuru Nurşen oynasın.  Nurşen’in bize gelip kaldığı günler, Güneş’in en mutlu olduğu günler oldu.  Nurşen’in gelmediği günler, Güneş’i yatırırken, “Artık yatıyoruz Güneş.  Bak Nurşen abla da artık uyumuştur” diye, Güneş’i ikna eder olduk.  Bir kaç hafta önce Güneş kendi yatağında geri yatmaya başlayınca, ona Nurşen’in yastığını verdik. Acaip mutlu oldu.  Ona Nurşen’in gittiğini anlatmamız zor oldu ama sanırım anladı.  Geçen gün biz Nurşen Abla’yla Skype yapalım mı diye sorduğumuzda, israrla “Nurşen Abla yok, o gitti” deyip durdu.  (Genelde aynı cümleyi bir kaç kere söylüyor.)

Güneş’in Nurşen aşkı bir yana, biz de Nurşen’i evden biri olarak o kadar benimsemişiz ki gidecek olduğunu farkettiğimizde bir garip olduk.  Hatta itiraf edeyim, ben ağladım!  Nurşen’le öğlen yemek yemeye, kahve içmeye, Türkiye’yi kurtarmaya çok alışmışız.  Bir yere gidecek oluyoruz, ağzımızdan ” Aa Nurşen’e de …” gibi bir cümle başlayıp, gittiğini sonra hatırlıyoruz.  Hele Nurşen’in gidişinden bir kaç gün sonra, İlker’in de bir kaç günlüğüne Minesota’ya gitmesiyle ben tam anlamıyla bir boşluğa düştüm!

Bu vesileyle Ithaca’dan Nurşen’e çok selamlar ve sevgiler. İstanbul’da görüşmek üzere…

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Öylesine bir cuma

Sıradan bir cuma. Güne başladığımızda büyük planlarımız vardı. Akşama mangal mevsimini açmayı, çocuklarla birlikte bol bol yemeyi planlıyordum. Bir önceki gece Poyraz’ın başlayacağı okulun müdüresi ile konuşmuştuk. Malum 4+4+4 yüzünden herkese gibi bizim de kafamız karışmıştı. Neyse ki okul yönetimi hazırlıklıydı ve onlarla konuşmak içimizi rahatlattı. Ancak Türkiye saatini ayarlayalım derken onlarla konuşup uykuya dalmamız sabaha karşı 2′yi buldu. Çocuklar eksik olmasınlar sabahın köründe kalktılar. Biz de kendimizi yataktan kazıdık.

Sabahtan biraz çalışalım dedik. Ardından öğlene doğru mutfak alışverişimizin tek adresi Wegmans’a gittik. Daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum? Wegmans bu çevredeki en büyük marketlerden birisi. Ürünlerinden genel olarak çok memnunuz. Üstelik oldukça geniş bir şarküteri reyonu var. İçerde değişik mutfaklardan yemekler bulmak da mümkün. Biz genellikle meyve-sebze-etler-süt ürünleri-içkiler sırasıyla alışverişimizi tamamlıyoruz. Arada sırada da dergilerin oraya uğrayıp, yeni neler çıkmış diye bakıyoruz. Buraya geldiğimizden bu yana düzenli olarak “Scientific American Mind” ve “Skeptical Inquirer” dergilerini almaya başladık. Dergiler demişken bir konudan bahsetmek istiyorum. Eğer Amerika’daysanız ve herhangi bir konuyu -en uçuk konular dahil- hobi edinmek istiyorsanız, o hobiyle ilgili herşeyi ama herşeyi bulabilirsiniz. Bunlara kullanılacak alet-edavattan, dergilere, organizasyonlardan, televizyon programlarına kadar her şey dahil. Hal böyle olunca magazin reyonunda komik komik dergilere rastlamak mümkün. Bu ziyaretemizdeki favorimiz yanda resmini gördüğünüz “Chickens (Tavuklar)” dergisiydi. Biraz yakından bakarsanız kapağında “harika görünüyorsun” yazdığını görebilirsiniz.

Alışverişin ardından biraz daha oyalanıp, çocukları almaya gittik. Heyecanla mangal yapmayı bekliyorduk ama mangalımızın içine bir kuş yuva yapmış. Hal böyle olunca mangaldan vazgeçtik ama etten asla. Evin içinde ufaklarla hızlıca yemek yedik. Ondan sonra Pınar ile biraz müzik dinleyelim dedik. O sayfadan bu sayfaya atlarken dönüp dolaşıp Can Gox dinlemeye, ordan da Kaybedenler Kulübü videolarına bakmaya başladık. Zaten ufak ufak İstanbul’u özlemeye başlamıştık. Pınar da  efkarlıydı. Öyle dalıp dalıp gittik. Bir de bu film beni 15 yıl önceye, bayağı mankafa olduğum yaşlara götürdü. Sonra Güneş yanıma geldi Muffin Man dinledik. O şarkı da Güneş ve beni 2011′e götürdü.

Sağda solda söylüyorum; Facebook’tan çıktığım gün en mutlu günlerimdem biriydi. Pınar bu aralar herkesin dışarda oturup yaz başının keyfini çıkardıkları resimleri görüp deliriyormuş. Bir resim meyhaneden, başka bir resim deniz kenarından… Çok sinir bozucu.

Bu aralar memlekete dönesim var galiba.

Posted in Uncategorized | 5 Yorum

Bugün 23 Nisan, neşeyle nasıl dolsun insan? Kar yağdı yahu!

Bizim ailede 23 Nisan’ın ayrı bir önemi var. Çocuk bayramı olmasının yanı sıra bizim Pınar’ın doğduğu gün. Pınar’a hediye olarak bisiklet almaya önceden karar vermiştik. Hafta içine geldiği için asıl kutlamayı akşama yaparız demiştik. Zaten aynı gün Detroit’ten doktora öğrencim Belma gelecekti.  Ayrıca bizim Nurşen’in doğum günü de 24 Nisan olduğu için topluca yemek yemek güzel olacaktı. Bu planın herhangi bir adımını yapamadık çünkü Ithaca’ya kar yağdı!

23 Nisan sabahı erkenden kalktım. Bir önceki gün öğle saatlerinden hava soğumaya başlamıştı. Hava durumuna bakınca geceleri don olabileceğini, önümüzdeki günlerde yağışlı havanın bizi beklediğini öğrenmiştik. Dışarıya baktığımda soldaki görüntü ile karşılaştım. Yerde bir karış kar olması yetmiyormuş gibi, araba yolumuzun hemen yanındaki güzelim ağaç yıkılmıştı. Zaten beni de telaşlandıran yıkılan ağaç oldu çünkü dışarıya baktığımda arabamızla çıkmanın imkanı olmadığını gördüm. Ne yapacağımızı düşünürken Pınar’ı uyandırmaya karar verdim. Bu şekilde kaldırılınca zavallıcığın her doğumgünü çocuğu gibi gözleri parladı. Fakat o parlaklık camdan dışarı bakmasıyla  maalesef uçup gitti. Hemen ev sahibemizi arayıp durumu bildirdik. Sabahın körü olduğu için o da ilk aşamada ağacı kaldırmak için kimseyi bulamamış; daha sonra birilerini ayarladı ancak onlar da öğleden önce gelemeyeceklerini söylemişler. Neyse ki taksi ayarlayabildik ve çocukları okula bırakıp döndük. Öğlene doğru ağacın dallarını kesip, yolu açtılar. Hoş kesilen dalları toplamaları birkaç gün sürdü.

Birden bastıran kar karşısında ağaçların da çok zor durumda kaldığını söylemeliyim. Bahara hazırlanan, tüm enerjilerini çiçek yapmaya ve kök salmaya ayıran ağaçlar dallarına yüklenen karın ağırlığı altında yerlere kadar eğildiler. Zaten o güzelim ağacın yıkılmasının da sebebi buydu. Sonradan hava açılınca o yerlerde sürünen ağaçların hemencecik silkelenip dikilmesi görülecek şeydi. Doğanın dirayetine hayran kalmamak elde değil.

Tüm bunlar olurken ara ara Detroit havaalanında uçağını bekleyen Belma ile konuşuyorduk. Son ana kadar uçağının kalkacağına tüm iyi niyetiyle inanan Belma’nın başına beklenen şey geldi ve uçağı iptal oldu. Diğer uçak, öteki uçak derken tam 12 saat sonra Ithaca’ya bir saatlik Elmira denen şehre giden bir uçağa yerleşti. Elmira’dan onu alıp eve geldiğimde saat gece yarısını biraz geçmişti. Havanın düzeleceğini umarak yataklarımıza yollandık.  Ümitlerimiz boşa çıkmadı; ertesi sabah gerçekten de hava daha iyiydi.

Plana programa uymayan doğumgünü yemeğini de ancak birkaç gün sonra yapabildik. Öyle çok gülüp eğlenemedik çünkü Nurşen’i İstanbul’a, Belma’yı da Detroit’e uğurlamamız gerekiyordu.

Her yönüyle sıradışı bir doğumgünü oldu Pınar’ınki. Orası kesin…

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Nurhan ve Stefan

Kanada’ya gittiğimiz zaman ziyaret ettiğimiz Nurhan ve Stefan Paskalya tatilinden faydalanarak 3 günlüğüne bizi görmeye geldiler. Pınar ve ben güzel güzel planlar yapmıştık. Neler yiyeceğimizden, hangi Ithaca harikalarını (!) göreceğimize kadar her şey belliydi. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı.

Perşembe akşama doğru bize vardılar. O gün zaten yorulmuşlardı ve çok geçe kalmadan yatıldı. Ertesi gün birlikte etrafı dolaşmaya başladık. Önce Taughannock şelalesini görmeye gittik. Daha önce Helin-Roza-Şeref üçlüsü ile de gittiğimiz bu şelaleye varmak için yaklaşık 20 dakika yürümek gerekiyor. Pınar’la beni geçebiliriz. Ancak Nurhan ve Stefan pek bir sportifler. Sabahları koşuyorlar , doğaya çıkıyorlar, badem yiyorlar, falan ( hatta Ithaca’da oldukları sürede de sabah erkenden spor yaptılar). Sağolsunlar, bizim ağır ritmimize ayak uydurdular ve yolda bol bol sohbet ettik. Onlar Montreal’i ve planlarını anlattılar, bizse İstanbul’un keyfini ve kahrını.

Ithaca, Cayuga gölünün hemen kıyısında yer alıyor. Bu gölün etrafında da birkaç tane bağevi var. Biz de Pınar’la uzun zamandır şarap turu yapmayı planlıyorduk ama bir türlü denk getirememiştik. Misafirlerimizi fırsat bilip, Six Mile Creek isimli bağevine yollandık. Açıkçası şaraplar çok güzel değildi. Yine de 4-5 tanesini tadıp, lezzeti en çok hoşumuza gidenden bir şişe aldık. Ben et pişirmeyi planlıyordum. Aldığımız şişeyi de etle beraber yuvarlarız diye konuştuk.

Heyhat, o ana kadar pek güzel  giden bu eş-dost ziyaretinde de bir terslik olması çok gecikmedi. Aksi olsa şaşardım zaten. Evdeki tuvaletler tıkandı! Bir gün önce değil, onlar gittikten sonra değil, tam onların ziyareti sırasında hem de Paskalya tatiline iki gün kala alt kattaki klozet taştı. Hemen ertesi gün bir usta çağırdık. Adamcağız üç saat boyunca uğraştı ama maalesef sorunu evin içinden çözemeyeceğini söyledi (bizdeki bu şansla çözemezdi zaten). Meğer kanalizasyon borularına ağaç kökleri girerek orada büyümüşler (büyürler). Hal böyle olunca dışardan kazılıp, boruların açılması gerekiyormuş (tabii canım).  Ertesi gün de Paskalya tatili olduğu için iki gün sürermiş (aman ne ala). Neyse ev sahibemiz bir arkadaşını aradı ve aynı akşam bir grup kazma işine koyuldular. Bizde tam bir ümit ışığı yanmıştı ki getirdikleri kepçenin hidroliği patladı (biz bu noktada şaşırmadık). Herkesin canhıraş gayretlerine rağmen bizim iş pazartesi gününe kaldı (oh tuzundan da koy).

Güleriz ağlanacak halimize diyerek Nurhan ve Stefan ile bizim evde oturup bira içtik, yemek yedik. Evdeki tuvalet sıkıntısı içinden çıkılmaz bir hal aldığı için Nurhan ve Stefan otele gittiler. Biz de mümkün olduğunca az tuvaleti kullanarak idare ettik. İstediğimiz kadar çok onlarla vakit geçiremedik ama Nurhan’la Stefan’ı görmek herşeye rağmen pek güzeldi.

Borular pazartesi günü değişti. Bütün bu işler sırasında maalesef iki ağacı kesmeleri gerekti. Ağaçlardan biri sonbaharda yaprakları kıpkırmızı olan çok sevdiğimiz bir ağaçtı. Diğeri de evin arkasındaki bir çam… Üzücü.

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

“Yıllardan sonra, yollardan sonra yeniden yanyana olmak…”

Mart sonunda ailecek Raleigh’e gittik.  İlker de, ben de orada okuduğumuz ve yıllardır—tam dokuz yıldır—görmediğimiz için çok heyecanlıydık.  Bir şekilde çocuklar da bizim okulumuzu görecekleri için biraz havaya girdiler.  Bu heyecanla bir Çarşamba günü uçakla yola çıktık.  Artık uçak kelimesi bizim ailede bir gerginlik ve iç sıkıntısıyla eşanlamlı oldu.  Poyraz uçakla gideceğimizi duyunca önce biraz gerildi.  Sonra ilk uçağımız, ikinci uçağımızı kaçırmamıza sebep olacak kadar rötar yaptı. Derken öyle ya da böyle Raleigh’e ulaştık.  Daha kapıdan içeri girer girmez, havaalanının büyüklüğü, temiz paklığı ve modernliği bizi hayrete düşürdü.  Biz öğrenciyken, dolmıuş durağına benzeyen yer, tam anlamıyla uluslararası bir havaalanı olmuş.  Çıkıp, kiraladiğımız arabayı almaya gittik.  Adam, “GPS lazım mı” diye sorunca da, bilmiş bilmiş “yok ya biz buralı sayılırız” dedik.  Demeye görelim Raleigh bir değişmiş, bir değişmis anlatmaya imkan yok.  Yollar genişlemiş, her tarafa yeni mahalleler kurulmuş, şehir merkezi cıvıl cıvıl olmuş. Gözlerimize inanamadık. Bize miydi garezin be Raleigh?

Perşembe benim  ve Cuma ise İlker’in eski bölümlerimizde toplantı ve konuşmalarımız vardı.  Ben okula gidince ufak bir şok geçirdim.  Bölüm ultra modern bir binaya taşınmış.  Herşey pırıl pırıl.  Binanın içinde kahveci bile var! O sırada İlker de çocukları önce Barnes and Noble’a, oradan da Marbles Kids Museum isminde bir çocuk müzesine götürmüş.  Bu müze ailede o kadar beğenilmiş ki, ben Cuma günü onları direkt oraya götürdüm.  Sonra öğleden sonra İlker’in işi bitince onu alıp, bu sefer Pullen Park’a gittik.  Çocuklar açık havada oynamaya doydular.  Bu arada tüm seyahat boyunca hava 25-28 derece dolaylarındaydı.

     

Bir akşam İlker’in doktora hocasıya yemeğe gittik. Bir akşam da benim hocam evinde yemek yaptı.  Tek tük de olsa, o çevrede yaşayan eski arkadaşlarımızı gördük.   Bol bol arabayla etrafta dolaştık.  Eskiden oturduğumuz evlere, arkadaşlarımızın evlerine bakmayı ihmal etmedik.  Özellikle, çocukların öğlen uykusunu yola denk getirip, bol bol etrafta dolaştık. Her tanıdık ev karşısında benim kalbim gümbür gümbür attı.   Tabii nostalji sadece evlerde değil lokantalarda da oldu. Bir Raleigh klasiği olan, tüm zamanların en iyi bagelcısı olan Bruegger’s Bagel‘da bir sabah kahvaltı ettik. Bir akşam güneyin meşhur kaburgasından Red Hot and Blue’da yedik.  Öğrenciyken mahallemizin dondurmacısı olan Baskin Robbins’de dondurma yemeyi de ihmal etmedik.

Dr. Fathi'nin evinde Anlayacağınız Raleigh’de çocuklar gibi şendik. Dediğim gibi benim için aynı zamanda çok heyecanlı, duygulu bir seyahat oldu.  İlk başta herşey biraz yabancı gibi gelse de, kısa zaamanda sanki yine orda yaşıyormuşum gibi hissettim.  Hele Pazar sabahı, akşam gideceğimiz yemek için şarap almaya girdiğim dükkan, bana şarap satmayınca, Güney ruhunu tüm vücudumda hissettim :-)   Klise vakti bitince, tekrar gidip, almamız gerekti.

Dönüşümüz de ayrı bir maceralı oldu.  Gidişte havaalanındaki kadın, bir şekilde Güneş’in biletini iptal edip, onu kucakta gidecek yolcu haline getirmiş.  Fakat, yaşı 2′yi geçtiği için kucakta gidemiyor.  Uzun süren telefonlar sonunda, uçağa binmeden geri dört koltuğumuza kavuştuk.  Çok sevindik.  Allah garip kuluna önce eşeğini kaybettirip, sonra buldururmuş misali.  Pazartesi öğleden sonra, şortlarımız ve sandaletlerimizle Ithaca’ya indik.  Sıcaklık 0 derece!

Posted in Uncategorized | Yorum yapın